Küçük küçük parçalara ayırdığı gazete kağıtlarını evin balkonundan aşağı atıyor, kağıtlar havadaki hafif rüzgarla bir sağa bir sola giderek yavaşça gökyüzüne yükseliyor, sonra gözden kayboluyordu. Elindeki kâğıtlar bitince, içindeki uçma isteğine daha fazla karşı koyamadı ve o kâğıtlar gibi uçmak için balkonun demirlerinden dikkatlice diğer tarafa geçti. Kalbi heyecandan patlayacak gibiydi ve korkudan bir türlü gözlerini açamıyor ve kendini boşluğa bırakamıyordu. Bir zaman öylece durdu, sonra gözlerini açıp aşağı baktı ve balkonun çok yüksekte olmadığını, düşerse sadece birkaç yerinin kırılıp, yine de hayatta kalabileceğini ve sadece altı yaşında olduğu için hızlıca iyileşeceğini düşündü ve bir anlık bir cesaretle gözlerini kapayıp kendini boşluğa bıraktı. İçinde bir anda oluşan o boşluk duygusu ne kadar güzledi öyle! Kelimelerle anlatılamayacak o anın hiç bitmemesini istiyor, tadını çıkarmaya çalışıyor ama bir yandan da korkuyla yere çakılacağı anı bekliyordu. İçinde gitgide artan ve daha tatlı bir hale gelen boşluk duygusu başka hiçbir şeye benzemiyordu. “Allah’ım demek ki uçmak böyle güzel bir şey! Özgürlük işte bu!” diye geçirdi içinden.
Diğer taraftan yere çakılmanın ve bu güzel duygunun yerini çok şiddetli bir acı hissinin alacağı fikri ve korkusu arttıkça artıyordu. Gözlerini açıp bakmazsa bu korkuya daha fazla dayanamayacağını anladı ve gözlerini açtı, aşağı baktı ve yere çakılmak yerine aynı balkondan attığı kağıtlar gibi yavaşça yükseldiğini, oturduğu apartmanın, yolların, arabaların çok aşağıda kaldığını gördü. Böylesine özgür, böylesine güzel başka bir duygu yoktu. Tek sıkıntısı ise nereye nasıl uçacağına kendinin karar verememesiydi. Olsun öyle ya da böyle havadaydı ve balkondan aşağı bıraktığı kağıtlar gibi havada özgürce süzülüyor, usulca yükseliyor ve bulutlara yaklaşıyordu.
Yükseldikçe yükseldi, bulutların da üstüne çıktı ve yükselmesi durdu. Artık bulutlardan başka bir şey görünmüyordu. Dünyadan, insanlardan ve bütün sıkıntılarından kurtulmuş, yepyeni bir dünyaya gelmişti. Bu bembeyaz dünyada sadece mutluluk, güzellik ve kendisi vardı. Yüzünde oluşan tebessümle derin ve huzurlu bir uyku için gözlerini kapadı.
Gözlerini açıp bir an nerede olduğunu anlamak için boş gözlerle etrafa baktı ve evinde, yatağında olduğunu anladı. Gördüğü rüyanın etkisini hala hissediyor, tebessüm ediyordu. Yavaşça öbür tarafa döndü ve yatağın diğer yarısının boş olduğunu gördü. Elini çarşafın üstünde gezdirdi. “Çarşaf hala sıcak, fazla uzaklaşmış olamaz.” diye aklından geçirdi karısı için. Hala öyle kötü espriler yapabildiği için de anlamsızca güldü. Kolundaki saate baktı; saat 10’a geliyordu. Pazar günleri normal uyanma saati olduğu için kendiliğinden uyanmıştı ama hala uykusu vardı ve uykuya devam etmek istiyordu. Gözlerini tekrar kapayıp uyumaya çalıştı ama aklına karısı düştü. Ne kadar da kilo almıştı son yıllarda! Daha kırk yaşına bile gelmemişti ve gençliğindeki o güzelliğinden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Ona eskisi kadar aşık mıydı? Değildi herhalde. Mutlu muydu peki? Evet, mutluydu ve herhalde önemli olan da buydu. Onunla evlendiğine hiç pişman olmadığını düşündü ve sevindi. Şimdi de karısı mutfakta onun için kahvaltı hazırlıyordu. Sucuklu yumurtanın kokusu yatak odasına da gelmeye başladı ve birazdan uyandırılacağını bildiği için gözlerini sıkı sıkı kapayıp uykuya devam etmek istedi. Birkaç dakika geçmedi ki, küçük kızları kapıyı açtı ve onu öperek uyandırmak istedi. Babasının uyanmadığı her saniye biraz daha yükselen bir sesle babasını uyandırmaya çalışıyor, babası da bilerek uyuyor numarası yapıyordu. Kız, babasını kolundan sallamaya başladığı anda babası ani bir hareketle kızını kollarının arasına alıp yatağa yatırdı. Kızını karnından gıdıklıyor, bir yandan da öpüyordu. Karısı da içerideki gülüşmeleri duyunca yatak odasının kapısına geldi ve hayran hayran izlediği bu manzarayı bozmak istemese de, evde ekmeğin olmadığını ve kahvaltının hazır olduğunu söyledi. Baba ile kız oynamayı bıraktılar. Baba kendini tekrar yatağa attı ve uyumak istediğini söyledi ama karısı izin vermedi ve yarı uykulu, pijamasını değiştirmeden, üzerine bir mont alıp, ekmek almak için dışarı çıktı. Uykusu hala açılmamıştı ve açmaya da niyeti yoktu. Bir an önce ekmeği alıp, o çok sevdiği pazar kahvaltısında, çok sevdiği sucuklu yumurtayı yiyip uykusuna devam etmek istiyordu. Böyle basit bir şey sıradan bir insan için güzel bir hayal olabiliyor. Hayat ne kadar garip!
Apartmandan çıktı ve karşı binanın altındaki markete baktı. Hedefe varıp, ekmek alıp eve dönecekti. Karlarla kaplı boş sokaktan karşıya geçerken, sokağın başında aküsü bitmiş bir araba ve onu iten bir adam gördü. Biri de arabanın içinde direksiyonda duruyordu. Araba itmek tek başına yapılacak bir iş değildi ve etrafta kimse olmadığı için onu yardıma çağıracaklardı ama o istemiyordu ve başını öne eğerek hiç görmemiş gibi yaparak yürümek istedi. Birkaç adım atmıştı ki korkuyla beklediği sesi duydu: “Abi bir el at da şu arabayı itelim!”. Aslında hiç yardım edesi yoktu ama böyle bir duruma kendisi düşse yardım edecek birine muhtaç olacaktı. Kısa bir süre ne yapacağının kararını vermek için düşündü ve arabaya doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Diğer adamla sağlı sollu arabanın arkasına geçip itmeye başladılar.
Ne kadar zaman olmuş araba itmeyeli! Bir adım, bir adım daha… Ne zaman çalışacak bu araba? Bir adım daha, bir adım daha… Hava ne kadar da soğukmuş böyle!… Bir adım, bir adım, bir adım daha… Ayağı kayıp düşmese bari!… Bir adım daha… Allah’ım bu araba ne zaman çalışacak?… Bir adım daha, bir adım daha, bir adım daha… Nefes mefes kalmadı! Kaç yıldır spor yapmıyordu acaba?… Bir adım, bir adım, bir adım daha… Karısı her sabah böyle araba itse kilolarını hep verirdi!… Bir adım daha, bir adım daha… Hala çalışmadı şu lanet araba!… Bir adım daha… Terden sırılsıklam oldu o buz gibi havada, hasta olmasa bari… Bir adım daha, bir adım daha… Ciğerlerine dolan soğuk havadan mahvoldu adamcağız… Bir adım daha… Arabadan ses mi geldi ne?… Bir adım daha… Yaşasın, araba çalıştı. Bırakabilirdi artık arabayı. İstemsiz bir adım daha ve bırakıverdi arabayı. Araba biraz daha ilerleyip sonra yavaşladı. Arabayı iten diğer adam teşekkür edip arabaya doğru koştu ve ön koltuğa bindi. Araba gözden uzaklaşırken o da halsiz bir şekilde olduğu yere çömeldi. Soğuk bir rüzgar esiyor, teri yavaşça soğuyor, ciğerleri hızla şişip boşalıyordu. Birkaç kere öksürdü. Hareket edecek hali kalmamıştı ama soğuyan sucuklu yumurtayı, ekmek bekleyen karısı ve kızını ve çok sevdiği Pazar kahvaltısını düşünüp ne olursa olsun kalkması gerektiğine karar verdi. Uykudan artık eser kalmamıştı. Sinirlendi. İçinden küfürler ederek markete girdi. Hala hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Ekmek alıp marketten çıktı. Paranın üstü olarak aldığı bozuklukları montunun cebine düşünmeden öylece attı.
Apartmana doğru yürürken başka birinin de girdiğini gördü. Peşinden koşup yakalamak istedi ama çok kötü durumdaydı. Bağırsaydı arkasından kapıyı tutması için tutar mıydı? Cesaret edip bağıramadı. Önündeki adam apartmanın kapısını anahtarla açıp içeri girdi ve kapı kendiliğinden kapandı. O da kapıya geldiğinde yanında anahtar olmadığı için evinin ziline bastı. Biraz bekledikten sonra kapı açılma sesi geldi. Kapıyı iteleyip içeri girdi. Nefesi hala düzensizdi. İçeri girdiğinde asansör kapısının tam kapanmak üzere olduğunu gördü. Bağırsa acaba kapıyı tutar mıydı? Bağıramadı. Kapı kapandı ve asansör en üst kata çıkıp daha sonra onu almak için isteksizce aşağı indi. Asansörün bütün katlardan geçmesini öylece, içinden küfürler savurarak ve öksürerek izledi. Gelen asansöre binip evinin olduğu katta indi. Evinin önüne geldiğinde kapının yarı aralı olduğunu gördü. Sucuk kokusu bütün albenisiyle burnuna doluyordu.
İçeri girdikten sonra ekmeği karısına verip banyoya gitti. Elini yüzünü yıkadı. Nefesi biraz düzelir gibi oldu ama öksürüklerinin aralıkları azalmaya başladı. Sofraya oturdu. Soğumuş olan sucuklu yumurtayı ve her birini özenle seçtikleri kahvaltılıkları ailece yediler. Kahvaltı boyunca öksürmesi hızlandı ve üstelik halsizleşmeye de başladı. Daha yarım saat önce hayalini kurduğu o güzel kahvaltının hemen ardından keyif uykusuna devam etme hayali artık gerçekleşemezdi çünkü o haliyle keyif uykusu değil hastalık uykusuna yatmak zorunda kalacaktı.
Rüyasında hala havadaydı ama artık altı yaşında değil, yetişkindi ve yavaşça yere yaklaşıyordu. Etrafında da kağıtlar hareketsiz, öylece havada duruyordu. Evinin olduğu caddeye yaklaşınca iki kişinin bir arabanın kapısını açmaya çalıştıklarını fark etti. Etrafta kimse yoktu ve bir süre uğraştıktan sonra kapıyı açtılar ama araba bir türlü çalışmıyordu. Arabanın çalışmadığına sevindi fakat yavaş yavaş onların yanına doğru iniyordu. Uçmak güzeldi ama nereye gideceğine kendisi karar veremiyordu. O an anladı: “kendin karar veremiyorsan uçmak bile özgürlük değildir!”
Dakikalar saniye gibi geçti ve içinde meydana gelen bir korkuyla, yere, hem de arabayı çalan adamların yakınına indi. Onlara görünmeden yürümek istedi fakat arabayı itmesi için çağırdılar. Hiçbir şey diyemedi, halbuki içinden neler geçiriyordu. İstemeye istemeye hırsızlara yardım etmek zorunda kaldı. Arabanın arkasına hırsızlardan biri onla beraber sağlı sollu geçti, diğer hırsız da direksiyondaydı. Arabayı itmeye çalışıyorlar ama araba hareket etmiyordu. Ne kadar kuvvet uygulasalar da araba sanki daha da ağırlaşıyordu. Dakikalarca uğraştılar, bütün güçlerini kullandılar araba hareket etmedi. Terden sırılsıklam oldu ve oradan kaçıp gitmek istiyor ama bir şey diyemiyordu. Sonra başını kaldırıp arabanın içine baktı. O an anladı arabanın neden hareket etmediğini. Karısı arka koltuğa oturmuş, küçük tüpte sucuklu yumurta yapıyordu. Üstelik karısı çok daha fazla şişmanlamıştı. İçinden hırsızlara bağırmak, küfretmek geldi. Vücudunu sinirden bir ateş bastı ve bütün gücünü toplayıp bağırmaya başladığı anda gözlerini açtı.
Uyandığında terden sırılsıklam olmuş ateşler içinde yatıyordu. Karısının mutfakta bir şeyler yaptığını tabak çanak seslerinden anladı. “Nane limon değildir inşallah!” diye düşündü. Gözlerini kapadı ve az önce gördüğü rüya ve arabasına yardım ettiği adamlar aklına geldi. “Orospu çocukları!” dedi kısık sesle ve uyumaya çalıştı…